Blog

Depremden Kaynaklanan Zararlarda İdarenin Sorumluluğu

Ankalex Logo EN-2

Ülkemizde meydana gelen Kahramanmaraş merkezli 2 büyük depremin ardından gündeme gelen en önemli konulardan bir tanesi de deprem sonrası meydana gelen zararlarda idarenin sorumluluğu hususudur.

Mücbir Sebep Kavramı Nedir?

Öncelikle öğretide deprem ve diğer doğal afetler idare hukukunda bir “mücbir sebep” olarak anılmaktadır. Mücbir sebepler insani faaliyetlerin dışında meydana gelen, önceden tahmin edilmesi ve karşı konulması imkansız olan olaylardır. Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu, mücbir sebebi “kökeni, doğal, sosyal ve hukuki olması itibariyle failin dışında kalan, fail tarafından önlenme olanağı bulunmayan, önceden takdir ve tahmin edilemeyen olaylar” olarak tanımlanmaktadır.

İdare hukuku açısından bir olayın mücbir sebep olarak nitelendirilebilmesi için ilk şart olarak, olayın gerçekleşmesinin temelinde bir idari davranışın bulunmaması zorunludur. Bir başka ifadeyle olayın idarenin faaliyet ve eylemleri dışında meydana gelmiş olması şarttır. Zarar ile idarenin yürüttüğü hizmetler arasında illiyet bağı olduğu zaman idarenin zararı tazmin etmesi gerekir. Mücbir sebebin ikinci şartı öngörülemezlik ya da sezilemezliktir. Bir olayın mücbir sebep sayılabilmesi için önceden tahmin edilmesinin imkansız olması şarttır. Öngörülemez olaylar olağanüstü ya da olağandışı olaylardır. Sıklıkla yaşanan olayların öngörülemez olay olarak nitelendirilmesi imkansızdır.

Deprem Mücbir Sebep Midir?

Günümüzde genellikle idarenin elinde her türlü maddi güç, teknolojik imkan, uzman eleman, istatistiki veriler, bilgiler bulunmaktadır. Bu anlamda bir olayın “öngörülememe” ihtimali oldukça azalmıştır. Örneğin idarenin elinde ülkede meydana gelmiş depremlerin istatistiki verileri vardır. Bu verilerden yola çıkılarak nerelerde tekrar depremin olabileceğinin öngörülmesi mümkündür. Fakat günümüz itibariyle idarenin elindeki teknolojik ve diğer imkanlara rağmen henüz depremin önlenebilmesi ise mümkün değildir. Yine de idarenin, teknik ve mali imkanları ölçüsünde, alacağı tedbirlerle doğabilecek zararları azaltması mümkündür. Tekrar etmek gerekirse “öngörülememe” ve “önlenememe” unsurları idarenin teknik ve mali gücüyle doğrudan alakalıdır. Bu nedenle idarenin deprem kaynaklı doğabilecek zararları azaltabileceği çok açıktır. Bu noktada deprem bir mücbir sebep hali olmaktan çıkacak ve idarenin sorumluluğu gündeme gelecektir.

Mücbir Sebep Hallerinde İdarenin Sorumluluğu Var mıdır?

Mücbir sebep halleri idarenin eylemleri kaynaklı oluşmadığından bu durumlarda idarenin kusurlu veya kusursuz sorumluluğunun kalktığı kabul edilmekteydi. Ancak modernleşmenin ve teknoloji, sanayinin geliştiği bir ortamda devletin denetimlerinin sıkılaştığı akıl ve bilime dayalı olarak çalışmaların yapıldığı kabul edilmekle bu sorumsuzluk alanı epey bir daraltılmıştır. Sonuç olarak mücbir sebep hallerinde idarenin sorumluluğundan bahsedilebilir.

Deprem Dolayısıyla Ortaya Çıkan Zararlarda İdarenin Sorumluluğu Nedir?

İdarenin sorumluluğu hukuk sistemimizde “kusurlu ve kusursuz sorumluluk” olarak iki başlık altında değerlendirilmektedir.

Kusurlu sorumluluk “idarenin kuruluşunda ve yapmakla yetkili ve yükümlü olduğu. işlemlerde ortaya çıkan bir ‘bozukluk’, ‘aksaklık’ veya ‘boşluk’ olarak tarif edilmektedir. İdarenin gerçekleştirdiği işlemlerin “hiç yapılmaması”, “geç yapılması” veya “kötü yapılması” hizmet kusuru olarak değerlendirilmekte idarenin ortaya çıkan zararı tazmin etmesi gerekmektedir.

Kusursuz sorumluluk hali ise istisnai olarak kabul edilen, idarenin herhangi bir kusuru olmasa bile idari faaliyetlerle zarar arasında nedensellik bağı kurulabildiği hallerde idarenin oluşan zararı tazmin etme yükümlülüğüdür. Tabii ki öncelikle bir zarardan sonra bakılacak ilk şey idarenin kusurunun olup olmadığıdır. Bizzat kusuru olmayan idarenin kusursuz sorumluluk durumu sonra gündeme gelecektir.

Kusursuz sorumluluğun genellikle iki ilkeye dayandığı kabul edilmektedir. Bunlardan birincisi “risk” ikincisi ise “kamu hizmetlerinde eşitlik ilkeleridir.

Günümüzde idarenin elinde her türlü maddi güç, teknolojik imkan, uzman eleman, istatistiki veriler, bilgiler bulunmaktadır. Bu anlamda bir olayın “öngörülememe” ihtimali oldukça az olarak kabul edilmelidir. Bu verilerden yola çıkılarak nerelerde tekrar depremin olabileceğinin öngörülmesi mümkündür. Fakat günümüz itibariyle idarenin elindeki teknolojik ve diğer imkanlara rağmen henüz depremin önlenebilmesi ise mümkün değildir. Ancak idarenin, teknik ve mali imkanları ölçüsünde, alacağı tedbirlerle doğabilecek zararları azaltması mümkündür. Tekrar etmek gerekirse “öngörülememe” ve “önlenememe” unsurları idarenin teknik ve mali gücüyle doğrudan alakalıdır. İdarenin sorumlu olacağına dair Danıştay 11. Dava Dairesinin 29.06.2007 tarihli  E. 2005/1353, ve K. 2007/6248 sayılı kararı şu şekildedir:

“Bir idari işlem veya bir idari sözleşmenin uygulanması durumunda olmayan, idarenin her türlü faaliyetlerinden veya hareketsiz kalmasından, araçlarının kullanımından, taşınır ve taşınmaz mallarının veya tesislerinin yönetiminden dolayı oluşan zararları idari eylem sonucu oluşan zarar ve buna yolaçan eylemi de sonuç olarak idari eylem kavramı içerisinde düşünmek gerekmektedir. Deprem nedeniyle oluştuğu ileri sürülen zararların tazmini istemiyle açılan bu davada, yapının üzerinde bulunduğu zeminin özelliği, zemin durumuna göre depreme dayanıklılığının kontrolü, yapı kullanma izni bulunup bulunmadığı, imar planları ve inşaat ruhsatlarının hangi idarelerce yapıldığı ve verildiği, yapıların imar açısından denetlenmesi, afete uğramış ve uğrayabilecek bölgeler ile yapı ve ikamet için yasaklanmış afet bölgelerinin tespit ve ilan edilip edilmediği, afet bölgelerinde yapılacak yapılarla ilgili kuralları, yapı tekniklerini, projelendirme esaslarını, ülkenin deprem haritalarını hazırlamak konusunda idarelerin üzerlerine düşen görev ve yetkileri yerine getirip getirmediği, denetim ve kontrol görevlerini yapıp yapmadığı hususları ayrı ayrı irdelenmeli ve idarece gerekli önlemlerin alınıp alınmadığı belirlenmeli ve bunun sonucuna göre; idarenin belli bir hareket tarzı izleyip izlemediği veya hareketsiz kalıp kalmadığı ortaya konulmalıdır. Olaya bu açıdan bakınca yukarıda yapılan belirleme sonucu olayda idarelerin hareketsizliği söz konusu olmakla öğretide de kabul edildiği gibi idarenin bu hareketsizliğinin ‘olumsuz eylem’ olarak kabulü gerekmektedir. Mücbir sebep, sezilemeyen ve karşı konulamayan bir olayı ifade eder. Bu sebep, zararı idareye yüklenebilir olmaktan çıkaran ve zararla idari faaliyet arasındaki illiyet bağını kesen dış bir etken olarak doğal, toplumsal veya hukuki bir olaydan kaynaklanabilir. Sezilemezlik, karşı konulamazlık, kusursuzluk ve gerçeklik halleri mücbir sebebin ayırt edici öğelerini oluşturmaktadır. Deprem kuşağında yer alan bölgede, deprem gerçeğinin bir veri alınması suretiyle yerleşmelerle ilgili alanların belirlenmesi, bu alanlardaki yapılaşmaya ilişkin kararların alınması, uygulanması ve denetlenmesiyle ilgili idari faaliyetlerin bütünündeki olumsuzluklardan oluşan idarenin ‘olumsuz eyleminin’ bulunması durumunda, depremin mücbir sebep olarak değerlendirilerek zararla illiyet bağını kestiğini kabule olanak bulunmamaktadır. Bu durumda, Mahkemece uğranıldığı ileri sürülen zararın oluşumunda idarenin hizmet kusuru bulunup bulunmadığının değerlendirilmesi sonucu bir karar verilmesi gerekirken depreminin mücbir sebep kabul edilerek zararla idari faaliyet arasındaki nedensellik bağının ortadan kalktığı gerekçesiyle davanın reddi yolundaki kararda isabet görülmemiştir”

Karar ışığında anlaşılmaktadır ki deprem kuşağında yer alan bir bölgede yürütülen faaliyetlerde idarenin depreme karşı hazırlıklı olması gerekmektedir. İdare, bu konuda gerekli çalışmaları, araştırmaları, kontrolleri, denetlemeleri yapmak zorundadır. Ancak bu karardan idarenin tüm zarardan sorumlu olduğu çıkarılmamalı teknik ve mali gücüyle sınırlı olarak düşünülmelidir. Deprem bölgelerinde binaların nasıl yapılacağı bir yönetmelikle belirlenmiştir. Bu yönetmeliğin uygulanmasından belediye ve mülki idare amirleri sorumludur. Kendi sorumluluk bölgelerinde yapılan binalarda, yönetmelikte öngörülen denetim ve kontrolleri eksiksiz yapmaları gereklidir. Yapmadıkları takdirde anılan makamlar, olası depremlerde meydana gelebilecek zararlardan sorumlu olacaklardır. İdarenin, mevzuatın gereklerini yerine getirmediği takdirde sorumluluğu söz konusu olacaktır ve idare bu zararları karşılamak durumunda kalacaktır. Ayrıca idarenin mevzuatın gereklerini yerine getirmiş olmak ve denetimleri gerçekleştirmesi kaydıyla sorumluluktan kurtulması mümkündür.

Sonuç olarak idare deprem öncesi 3194 sayılı İmar Kanunu’nun kendisine yüklediği sorumlulukları yerine getirmeli kanuna göre gereken denetimler ve tespitleri yapmalıdır. 7269 sayılı Umumi Hayata Müessir Afetler Dolayısiyle Alınacak Tedbirlerle Yapılacak Yardımlara Dair Kanun hükümlerine ve ilgili diğer kanun hükümlerine göre deprem bölgelerinde yapılan yapılar ayrıca denetlenmeli ve kullanılan malzeme, teknik vs tespit edilmelidir.

Yerel yönetimler ve merkezi idaren tarafından açıkça kanuna aykırı olarak verilen izinler de idarenin sorumluluğuna girmektedir. İdare, bu durumda hem var olan zarardan sorumlu tutulacak hem de yetkili kamu görevlileri açısından cezai sorumluluk doğacaktır.

Üçüncü Kişilerin veya Zarar Görenin Eylemleri İdarenin Sorumluluğunu Ortadan Kaldırabilir Mi?

Binanın usule ve mevzuata uygun olarak yapılmasının ardından bina üzerinde yapılan değişiklikler (kolon kesme, kaçak yapılar ekleme vs), inşaat sırasında denetimlere uygun olarak ruhsat alan binanın ruhsata ve iskana aykırı olarak tamamlanması, kaçak yapılaşmalar gibi durumlarda idarenin sorumluluğundan söz edilemez. Bu durumda zarar görenin hukuken haklarını talep edeceği kişiler bu işlemleri yapan kişiler olacaktır.

Konuyla alakalı Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulunun 17.12.2009 tarihli E. 2008/11, K. 2009/3108 sayılı kararında Danıştay, Marmara Depreminden dolayı konutta meydana gelen zarar dolayısıyla açılan tazminat davasında zarar, münhasıran depremden kaynaklanmışsa idarenin sorumluluğundan söz etmeye hukuken imkan bulunmadığı ancak zararın zorlayıcı sebep dışında idare tarafından ağırlaştırıldığının yargı yerince saptanması durumunda zararın ağırlaşan, artan kısmı bakımından kusuru göz önünde tutularak idarenin tazminle sorumlu tutulması gerektiğini, deprem bölgesi olarak belirlenen bir alanda deprem mevzuatına uygun yapılaşma koşullarına aykırı olarak inşaat ruhsatı verilmesi, fay hattının yapılaşmaya açılması gibi durumlarda ilgili idarelerin deprem sonucu bu bölgedeki doğan zarardan kusurları oranında sorumlu tutulacağının tabii olduğunu açıklamış ancak bina üzerinde yapılan bilirkişi incelemesinde inşaatın onaylı projesine uygun yapıldığı, bu bakımdan inşaatın devamı yönünde görüş bildirildiği, inşaatın daha sonra ruhsatına aykırı olarak tamamlandığı, henüz iskan edilmeden deprem sonucunda zarar oluştuğu anlaşıldığından bahisle olayda, davalı idarenin zararı ağırlaştırıcı bir işlem ve eyleminin bulunmaması, inşaat sahiplerinin eyleminin sonucunda zararda artış meydana geldiği gerekçesiyle, idarece tazmini gereken maddi ve manevi bir zararının bulunmadığı sonucuna varmıştır.

Deprem Sonrası Uğranılan Zararların İdareden Tazmini İçin İşletilmesi Gereken Prosedür Nedir?

Deprem sebebiyle idareye karşı açılacak davalar 2577 sayılı Kanunun 13. maddesi gereğince tam yargı davalarıdır. Buna göre, “İdari eylemlerden hakları ihlal edilmiş olanların idari dava açmadan önce, bu eylemleri yazılı bildirim üzerine veya başka suretle öğrendikleri tarihten itibaren bir yıl ve herhalde eylem tarihinden itibaren beş yıl içinde ilgili idareye başvurarak haklarının yerine getirilmesini istemeleri gereklidir”. Danıştay İçtihatları Birleştirme Kararına göre, zarar görenin idareye başvurup “ön karar” almalıdır. Aksine davranış, yani davacının idareye başvurmadan doğrudan dava açması “idarî merci tecavüzü” sayılmalı, davanın her safhasında dava dilekçesinin ilgili merciye iletilmesine karar verilmelidir. Deprem sebebiyle meydana gelen zararın tazmini talebiyle amacıyla idarî yargıda açılan davalarda, zamanaşımı süresinin başlama tarihi konusunda ilk derece mahkemeleri ile Danıştay farklı sonuçlara varmış bulunmaktadır Danıştay Altıncı Daire,    İYUK. m. 13/I hükmünü dikkate alarak bozma yoluna gitmiştir. Bozma kararının gerekçesinde, dava konusu olayda İdarenin tutumu “olumsuz eylem” olarak kabul edilmiş davanın İYUK. m. 13/I’ de öngörülen süre içerisinde açılıp açılmadığının mahkemece değerlendirilmesi gerektiği vurgulanmıştır. İYUK md 13/1 şu şekildedir:

“İdari eylemlerden hakları ihlal edilmiş olanların idari dava açmadan önce, bu eylemleri yazılı bildirim üzerine veya başka süretle öğrendikleri tarihten itibaren bir yıl ve her halde eylem tarihinden itibaren beş yıl içinde ilgili idareye başvurarak haklarının yerine getirilmesini istemeleri gereklidir. Bu isteklerin kısmen veya tamamen reddi halinde, bu konudaki işlemin tebliğini izleyen günden itibaren veya istek hakkında otuz gün içinde cevap verilmediği takdirde bu sürenin bittiği tarihten itibaren, dava süresi içinde dava açılabilir.”

Bu açıklamalar uyarınca tam yargı davaları açılmalı ve idarenin sorumluluğu varsa ilgili zarar tazmin edilmelidir.

Yazar: Stj. Av. Barış Yıldırım