27.02.2026
I- Munzam Zarar Kavramı
Munzam zarar kavramı, özellikle enflasyonun yüksek seyrettiği dönemlerde gündeme gelmektedir. Enflasyonun olumsuz etkisinin her geçen gün arttığı günümüzde özellikle yargılama sürelerinin fazlaca uzaması çoğu zaman alacaklılar yönünden yargı yollarına başvurmayı anlamsız kılmaktadır. Buna karşılık borçlular yönünden de enflasyon oranlarının altında faiz uygulanması avantaj olarak değerlendirilmekte ve borcu değer aşımına uğratarak ödeme yöntemini seçmektedir. Bunun sonucunda alacağı değer aşımına uğrayan ve alacağına geç kavuştuğu için faiz ile giderilemeyen zararı oluşan alacaklılar, başvurabilecekleri hukuki çare arayışına girmektedirler. Tam bu noktada karşımıza, munzam zarar kavramı çıkmaktadır.
Munzam zarar (aşkın zarar), genellikle para borcunun geç ödenmesi nedeniyle alacaklının uğradığı zararın temerrüt faizi ile karşılanmayan kısmını ifade eder. Alacaklının munzam zararı doğduğunda artık, taraflar arasında kararlaştırılan faiz ya da kanunen uygulanması gereken faiz ile beraber borç ödense dahi alacaklının zararı karşılanmamaktadır.
Bu yazımız kapsamında; munzam zarar talebinin şartları, munzam zararın yasal dayanağı, munzam zarar talepleri yönünden uygulanacak zamanaşımı, munzam zarara ilişkin yasal düzenleme ve konuya ilişkin yargı uygulaması ile Anayasa Mahkemesi’nin (“AYM”) ihlal kararı sonrasında oluşan durum hakkında açıklamalar yapılacaktır.
II- Yasal Düzenleme ve Munzam Zarar Talebinin Şartları
Munzam zarar, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu (“TBK”) m. 122’de düzenlemektedir. Düzenleme şu şekildedir:
“3. Aşkın zarar
MADDE 122- Alacaklı, temerrüt faizini aşan bir zarara uğramış olursa, borçlu kendisinin hiçbir kusuru bulunmadığını ispat etmedikçe, bu zararı da gidermekle yükümlüdür.
Temerrüt faizini aşan zarar miktarı görülmekte olan davada belirlenebiliyorsa, davacının istemi üzerine hâkim, esas hakkında karar verirken bu zararın miktarına da hükmeder.”
Kanun hükmünden de görüleceği üzere munzam zarar talebinin şartları şu şekildedir:
- Borçlu, para borcunun ifasında temerrüde düşmüş olmalıdır.
- Alacaklının, borçlunun temerrüdünden ötürü borcunu ifa etmemesi veya geç ifa etmesi nedeniyle zararı doğmuş olmalıdır. Bu zarar, borcun temerrüt faizi ile ifa edilmesi halinde dahi giderilemeyen bir zarar olmalıdır.
- Alacaklının munzam zararı ile borçlunun temerrüde düşmesi arasında uygun illiyet bağı olmalıdır.
- Son olarak borçlunun temerrüde düşmede kusuru olmalıdır. Gerçekten de TBK m. 122/1 hükmü borçluya, temerrüde düşmesinde kusuru olmadığını ispat etmek suretiyle munzam zarar sorumluluğundan kurtulabilir. Kusur yönünden ispat yükünün alacaklıda değil; borçluda olduğuna dikkat edilmelidir. Alacaklı borçlunun temerrüde düşmede kusurlu olduğunu ispatla yükümlü değildir; borçlu temerrüde düşmesinde kusuru bulunmadığını ispat etmelidir.
III- Munzam Zararın İspatı Yükümlülüğü ve Konuya İlişkin Yargı Kararları
Munzam zarara hükmedilmesinin şartları TBK’da gayet açık olmakla beraber uygulamada yaşanan sorun genelde, munzam zarar taleplerinin enflasyonun yüksek olduğu dönemlerde parada yaşanan değer aşınmasından kaynaklı olarak ileri sürülmesidir. Başka bir deyişle, yüksek enflasyon oranının neden olduğu paradaki değer kayıplarının aşkın zarar olarak nitelendirilip nitelendirilemeyeceği ve bunun ispatı doktrinde ve yargı kararlarında tartışmalıdır ve munzam zarar davaları açısından en önemli konudur.
Alacaklının, borçlunun kendisine olan para borcunu ödememesi neticesinde üçüncü kişiye olan borcunu ifa edemeyip temerrüde düşmesi ve harici borçlu ile arasında olan hukuki ilişkide uygulanacak temerrüt faiz oranının karşılamayacağı bir tazminat ödemesi durumu ile karşı karşıya kaldığı takdirde aşkın zararın doğduğu tartışmasız olarak kabul edilmektedir.
Zira Yargıtay 15. Hukuk Dairesinin 22.09.1995 tarihli ve E. 1995/4114, K. 1995/4916 sayılı kararı ve yine Yargıtay 15. Hukuk Dairesinin 02.07.2015 tarihli ve E. 2014/4563, K. 2015/3899 sayılı kararları bu yöndedir. Kararlarda, borçlunun temerrüdü sebebiyle alacaklının alacağını fiili ödeme gününde alamaması halinde vadesi gelmiş 3. kişiye olan borcunu ödemek için daha yüksek oranlı faizli kredi çekmesini veya dövizle yaptığı borçlanma için sonraki günlerde daha yüksek bir kurdan döviz satın alıp borcunu ifa etmesi aşkın zarar olarak değerlendirilmiştir. Kararın ilgili kısımları şu şekildedir:
“Davacı para alacağını zamanında alması halinde ne şekilde kullanacağını kanıtlayamamıştır. Ayrıca alacaklı, uğradığı zararın kendisine ödenen temerrüt faizinden fazla olduğunu ispat etmek zorundadır. Soyut enflasyonun ya da bankalarda mevduat için ödenen faizin temerrüt faizinden yüksek oranda olması, munzam zararın gerçekleştiği ve kanıtlandığı anlamına gelmez. Burada davacının kanıtlaması gereken husus enflasyon ve mevduat faizinin yüksekliği gibi genel olgular değil, kendisinin şahsen ve somut olarak geç ödemeden dolayı zarar gördüğü keyfiyetidir. Örneğin alacağını zamanında tahsil edememekten ötürü, başkasına olan borcunu ödemek için daha yüksek oranda faizle borç aldığını, alacaklı olduğu parayı zamanında alsa idi yabancı para ile ödemek durumunda olduğu borcunu, geçen süre içinde gerçekleşen bu fark sebebiyle daha yüksek kurdan ödemek zorunda kaldığını kanıtlamak durumundadır.”
Buna karşılık munzam zarar davalarında, geç ifa nedeniyle paranın enflasyon karşısında değer kaybına uğramasının tek başına munzam zarar kapsamında olup olmadığı konusunda çelişkili yargı kararları mevcuttur. Yargıtay’ın konuya yaklaşımı incelendiği takdirde ise başlıca iki görüş öne çıkmaktadır.
- İlk görüş; başlı başına paranın değer kaybının aşkın zararı oluşturduğu, munzam zararın ortaya çıkması için borçlunun temerrüde düşmesindeki kusurun yeterli olduğu, borçlu eğer temerrüde düşmeden borcunu ödemiş olsaydı alacaklının malvarlığının bulunacağı durum ile temerrüt neticesinde ortaya çıkan durum arasındaki farkın aşkın zarar olduğu yönündedir.
Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 13.06.2012 tarihli ve E. 2011/18-730, K. 2012/373 sayılı kararında munzam zarar yukarıda yer verildiği şekilde tanımlanmıştır. Buna ilaveten, munzam zarar kurumunun alacağa temerrüt faizi yürütülebilmek kaydıyla borcun kaynağının ne olduğundan bağımsız olarak sözleşme, haksız fiil ve sebepsiz zenginleşme alacağında da uygulanabilir olduğu belirtilmiştir. Kararın en önemli kısmı ve birinci görüşe dayanak oluşturan noktası, borçlunun munzam zararı tazmin yükümlüğünün asıl borç ve borca bağlı temerrüt faizinden bağımsız bir temerrüt durumu ile doğduğu ve zamanla arttığıdır. Yargıtay anılan kararlarda munzam zararı tazmin borcunun asıl borçtan bağımsız bir borç olarak tanımlamıştır. Son olarak, mülga Hukuk Muhakemeleri Usulü Kanunun 238. maddesi (6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunun 187. maddesi) kapsamında alacaklının zararının kanıtlandığına yönelik karinenin vücut bulduğuna dolayısıyla davacının ayrıca aşkın zararını ispatla yükümlü olmadığına kanaat getirilmiştir. Dolayısıyla, munzam zarardan doğan borçta aranan kusurun borçlunun temerrüde düşmesindeki kusuru olduğu karara bağlanmıştır. Sonuç olarak kararda, kamulaştırılan taşınmazların bedelinin aradan geçen sürede ödenmemesi sebebiyle dava tarihindeki satın alma gücü ile kıyaslandığında davacının zararını kanıtladığına karar verilmiştir.
Aynı doğrultuda Hukuk Genel Kurulunun 10.11.1999 tarihli ve E. 1998/13-353, K. 1999/929 sayılı kararında da herkesçe bilinen yüksek enflasyon olgusundan hareketle davacının munzam zararı ispatının sıkı kurallara bağlanmaması gerektiği ifade edilmiştir. Yerleşik ispat kurallarının aksine, zararın doğmadığını kanıtlamakla yükümlü olanın borçlu taraf olduğu karara bağlanmıştır. Görüldüğü üzere Yargıtay’ın munzam zarara yaklaşımındaki görüşlerden ilki, borçlunun temerrüde düşmesindeki kusurun aşkın zararın varlığı için yeterli olduğu ve buna ilaveten alacaklının alacağında meydana gelen değer aşınmalarının ayrıca ispat etmesinin gerekmediği yönündedir.
- Yargıtay’ın konuya yaklaşımındaki ikinci ve son dönemde yaygın olan görüşü ise, aşkın zararın alacaklı tarafından ayrıca ispatlanması gerektiği yönündedir. Yargıtay 15. Hukuk Dairesinin 12.05.2016 tarihli ve E. 2016/1049, K. 2016/2737 sayılı kararında özetle alacaklı, alacağın geç tahsil edilmesi sebebiyle uğranılan munzam zararın tahsilini talep etmiştir. Mahkeme; ülkede yaşanan ekonomik kriz sebebiyle paranın döviz karşısındaki değer kaybı, enflasyon gibi genel ve doğrudan davacının zararını ifade etmeyen umumi konjonktürel olguların aşkın zarar oluşturmayacağına karar vermiştir. Tam aksine, alacaklının kendisinin şahsen ve somut olarak geç ödemeden kaynaklı olarak ne şekilde zarar gördüğünü ispatlaması gerektiği belirtilmiştir. Kararın ilgili kısımları şu şekildedir:
“Ayrıca alacaklı, uğradığı zararın kendisine ödenen temerrüt faizinden fazla olduğunu ispat etmek zorundadır. Soyut enflasyonun ya da bankalarda mevduat için ödenen faizin temerrüt faizinden yüksek oranda olması, munzam zararın gerçekleştiği ve kanıtlandığı anlamına gelmez. Burada davacının kanıtlaması gereken husus enflasyon ve mevduat faizinin yüksekliği gibi genel olgular değil, kendisinin şahsen ve somut olarak geç ödemeden dolayı zarar gördüğü keyfiyetidir. Örneğin alacağını zamanında tahsil edememekten ötürü, başkasına olan borcunu ödemek için daha yüksek oranda faizle borç aldığını, alacaklı olduğu parayı zamanında alsa idi yabancı para ile ödemek durumunda olduğu borcunu, geçen süre içinde gerçekleşen bu fark sebebiyle daha yüksek kurdan ödemek zorunda kaldığını kanıtlamak durumundadır.”
Bu görüş kapsamında alacaklı alacağını zamanında almış olsaydı parasını ne şekilde kullanacağını ispatla da yükümlü kılınmış olup tek başına enflasyon oranının ya da bankalarda mevduat için ödenen faizin temerrüt faizinden yüksek oranda olmasının munzam zarara vücut verdiği Yargıtay nezdinde kabul edilmemektedir. Yine Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 31.10.2007 tarihli ve E. 2007/11-668, K. 2007/798 sayılı kararı da ülke çapında bilinen yüksek enflasyon gibi olguların munzam zararın bilinen kanıtları gibi gösterilip bu hususlardan doğan zararın gerçek zararı oluşturduğunun kabul edilemeyeceğini belirtmiştir. Bu itibarla, yukarıda yer verilen ilkelere uygun olarak alacaklının zararını para cinsinden somutlaştırdığı hallerde munzam zarar alacağının alacaklı tarafından ispat edilmiş sayılacağına ilişkin Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 07.02.2007 tarihli ve E. 2007/55, K. 2007/53 sayılı kararı önemlidir. Dava, taraflar arasındaki 25.01.1994 tarihli menkul kıymet alım-satım ve saklama sözleşmesine aykırı olarak davalının, davacıya ait hisse senetlerini satması üzerine açılmıştır. Dava sonucunda hisse senetlerinin günün ağırlıklı ortalama fiyatları karşılığı olan 11.422.280.000 TL’nin faiziyle tahsiline dair verilen karar kesinleşmiştir. Alacaklı ise alacağın ancak 9,5 yıl sonra tahsil edilebilmesi nedeniyle temerrüt faiziyle karşılanamayan munzam zarar doğduğunu ileri sürerek munzam zarar davası açmıştır. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu ise, davacının alacağını para olarak somutlaştırdığına göre bilirkişi incelemesi ile zararın tespit edilmesi gerektiği karara bağlanmıştır.
Son olarak; Yargıtay’ın yukarıda yer verilen ikinci yöndeki görüşünün, Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 29.03.2022 tarihli ve E. 2021/938, K. 2022/401 sayılı kararı ile de benimsendiğini belirtmek isteriz.
IV- AYM’nin İptal Kararı Sonrası Oluşan Durum
Yargıtay’ın yukarıda yer verilen çelişkili içtihatları, alacaklılar yönünden munzam zarar davalarını sonuç alması imkansız bir hukuki çare haline getirmiştir. Tam da bu noktada AYM, 29.09.2025 tarihli ve 33032 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan 08.07.2025 tarihli ve 2024/41763 başvuru numaralı kararı ile munzam zarar davalarının etkili bir yol olmadığına hükmetti. Karara dair detaylı açıklamalarımıza erişmek için bağlantıyı kullanabilirsiniz.
Uyuşmazlığı inceleyen AYM, öncelikle munzam zarar davalarına ilişkin Yargıtay içtihatlarını ortaya koymuştur. Yargıtay’ın yukarıda yer verilen çelişkili içtihatlarına yer veren AYM, munzam zarar davalarının etkili bir başvuru yolu olup olmadığını da değerlendirmeye açmıştır. AYM’ye göre özellikle özel hukuk tüzel kişileri arasındaki borç ilişkileri yönünden, munzam zarar davalarında yerleşik bir içtihat birliğinin bulunmaması, munzam zarar davalarını etkili bir hukuk yolu olmaktan çıkarmaktadır. Başka bir deyişle munzam zarar davasının alacakların enflasyon karşısında uğradığı değer kaybının tazmin edilmesini güvence altına almadığı ve bu yöndeki içtihadın etkili bir hukuk yolunun bulunduğu yönünde gelişme göstermediği görülmüştür.
AYM buradan hareketle pilot karar usulünü uygulamış ve enflasyonun alacağı değer aşımına uğrattığı durumlarda mülkiyet hakkının korunması için etkili bir başvuru yolu tesis edilmesi gerektiğini belirtmiştir. Sonuç olarak bu durumun, gereken kanuni düzenlemenin yapılması için TBMM’ye bildirilmesine karar verilmiştir. Ayrıca munzam zarar davaları başta olmak üzere, alacağın değer kaybına uğramasından kaynaklı zararların tazmini talepli bireysel başvuruların incelenmesinin de ertelenmesine karar verilmiştir.
AYM’nin munzam zarar davalarını konu alan bireysel başvuruları artık incelememesi ve konuya ilişkin yasal düzenleme yapılması için TBMM’ye kararı bildirmesinden sonra mevcut durumda, TBMM’nin düzenleme yapması beklenmektedir. Bu yönde halihazırda bir kanun çalışmasına rastlanmamakla beraber, konunun uzun süre sürüncemede bırakılması alacaklılar aleyhine bir durum oluşturabilir.
Yine de ilk derece mahkemelerinin ve Yargıtay’ın AYM’nin yukarıda yer verilen Caner Şafak Kararı’nda yer alan tespitleri ve AYM’nin konuya ilişkin diğer kararlarında (2013/28 Başvuru Numaralı Akel Gıda San. ve Tic. A.Ş. Kararı; 2014/2267 Başvuru Numaralı Ano İnşaat Ve Ticaret LTd. Şti. Kararı; 2014/7621 Başvuru Numaralı Ferda Yeşiltepe Kararı) yer alan ilkeleri dikkate alması gerektiği kuşkusuzdur.
Hazırlayan:
Av. Doğa Can Altınözlü